AVM'LER DOLU, HAYALLER BOŞ: EKONOMİNİN GERÇEK YÜZÜ
Ekonomik göstergelerin bozulduğu, enflasyonun uzun süre yüksek seyrettiği ve finansmana erişimin zorlaştığı dönemlerde kamuoyunda sıkça dile getirilen bir soru vardır: "Eğer ekonomi bu kadar kötüyse, AVM'ler neden dolu? Trafikte bu kadar araç nasıl var? Kahve zincirlerinde neden yer bulunamıyor?
İlk bakışta bu görüntü, ekonomik sıkıntılarla çelişiyor gibi görünse de iktisat literatürü bu tabloyu açıklayabilecek çeşitli davranışsal yaklaşımlar sunmaktadır.
Bunlardan ilki, "ruj etkisi" (lipstick effect) olarak bilinen teoridir. Bu teoriye göre ekonomik daralma dönemlerinde bireyler büyük ölçekli harcamalarını ertelerken, kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek küçük ve ulaşılabilir harcamalara yönelir. Ev satın alamayan bir bireyin kaliteli bir kahve içmesi, yurt dışı tatili yerine hafta sonunu AVM'de geçirmesi ya da lüks otomobil yerine kişisel bakım ürünlerine yönelmesi, bu davranışın tipik örnekleri arasında gösterilir.
Ancak Türkiye'nin mevcut ekonomik görünümü yalnızca ruj etkisiyle açıklanabilecek kadar basit değildir.
Yüksek enflasyonun hâkim olduğu ekonomilerde "nakitten kaçış" davranışı belirginleşir. Tüketiciler, satın alma gücünün hızla eridiğini düşündüklerinde tasarruf etmek yerine harcamayı tercih edebilir. "Bugün almazsam yarın daha pahalı olacak" düşüncesi, tüketim talebini canlı tutarken, dışarıdan bakıldığında refah algısını olduğundan daha güçlü gösterebilir. Ancak bu tüketim eğilimi yalnızca mevcut gelirle finanse edilmemektedir. Kredi kartları, taksitli alışverişler ve bireysel krediler, gelecekte elde edilecek gelirin bugünden harcanmasına imkân tanıyarak tüketimin sürdürülmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim Türkiye üzerine yapılan akademik çalışmalar, kredi kartı harcamalarının enflasyon beklentileri, harcanabilir gelirdeki değişimler ve ücret beklentileriyle yakından ilişkili olduğunu; ayrıca kart harcamalarındaki sürekliliğin büyük ölçüde taksitli alışverişlerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, günümüzde gözlenen tüketimin önemli bir kısmı yalnızca nominal gelir artışının değil, borçlanma imkânlarının da bir sonucudur. Bu tabloya davranışsal iktisadın önemli kavramlarından biri olan "gösterişçi tüketim" de eklenmektedir. Thorstein Veblen tarafından ortaya konulan bu yaklaşım, bazı tüketim kararlarının yalnızca ihtiyaçlardan değil, sosyal statü, görünürlük ve toplumsal kabul arzusundan kaynaklanabileceğini ifade eder. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte tüketim, ekonomik bir tercih olmanın ötesinde bireyin kimliğini ve yaşam tarzını sergilediği bir araca dönüşmüştür.
Dolayısıyla AVM'lerdeki yoğunluk, trafikteki araç sayısı veya kahve zincirlerindeki doluluk tek başına ekonomik refahın göstergesi değildir. Bu görünüm; ruj etkisinin, enflasyondan kaçış davranışının, borçlanma yoluyla finanse edilen tüketimin, gösterişçi tüketimin ve gelir dağılımındaki farklılıkların aynı anda etkili olduğu çok katmanlı bir ekonomik ve sosyolojik tablonun yansımasıdır. Bu nedenle günlük hayatta gözlenen tüketim canlılığını, toplumun genel refah düzeyiyle birebir özdeşleştirmek yanıltıcı olabilir.
Ancak bu tablonun perde arkasında çok daha önemli bir kırılma yaşanmaktadır.
Ekonomik göstergeler zaman içinde düzelebilir; enflasyon düşebilir, faiz gerileyebilir, büyüme yeniden hızlanabilir. Buna karşın kaybedilen toplumsal güvenin yeniden inşa edilmesi çok daha uzun zaman alır. Bugün Türkiye'de en büyük sorunlardan biri, genç kuşakların geleceğe ilişkin beklentilerindeki aşınmadır. Bir önceki kuşak için çalışmanın doğal sonucu olarak görülen ev sahibi olmak, otomobil almak, evlenmek ve çocuk yetiştirmek; bugün birçok genç için giderek uzaklaşan hedeflere dönüşmektedir. Kariyer planlarının yerini geçim hesapları, uzun vadeli yatırım planlarının yerini ise aylık bütçe kaygıları almaktadır.
Bir ekonominin sürdürülebilirliği yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, vatandaşlarının geleceğe duyduğu güvenle de ölçülür. Eğer eğitimli bir genç, çalışarak orta sınıfa yükselebileceğine inanmıyorsa, o ekonomide asıl sorun enflasyondan daha derindir.
Önümüzdeki dönemde seçim takviminin yaklaşmasıyla birlikte ekonomi politikalarının yeniden siyasi gündemin merkezine yerleşmesi beklenebilir. Geçmiş deneyimler, seçim dönemlerinde büyümeyi destekleyici adımların, kredi genişlemesinin, finansman koşullarını rahatlatmaya yönelik uygulamaların ve sosyal transferlerin ön plana çıkabildiğini göstermektedir. Düşük gelir gruplarına yönelik yardımların, çeşitli sübvansiyonların ve kamu desteklerinin artırılması da bu çerçevede değerlendirilebilir. Kısa vadede bu politikalar hane halkı üzerindeki ekonomik baskıyı hafifletebilir, iç talebi canlandırabilir ve ekonomik aktiviteyi destekleyebilir. Ancak üretim kapasitesini artıracak yapısal reformlarla desteklenmeyen bu tür genişleyici politikalar; talep kaynaklı enflasyon baskısını yeniden artırabilir, döviz kuru üzerinde yukarı yönlü risk oluşturabilir ve fiyat istikrarını yeniden sağlamak amacıyla para politikasının tekrar sıkılaştırılmasını zorunlu hâle getirebilir.
İşte tam da bu noktada, ekonomi yönetimlerinin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri, seçim öncesinde faizleri düşürmek, kredi musluklarını açmak, sosyal yardımları ve transfer harcamalarını artırarak kısa vadeli bir rahatlama sağlamak; seçim sonrasında ise yeniden yüksek faiz, sıkı para politikası ve kemer sıkma uygulamalarına dönmek şeklinde özetlenebilecek döngüsel politika anlayışıdır. Böyle bir yaklaşım, kısa vadede siyasi kazanç sağlayabilse de uzun vadede enflasyon-faiz-kur sarmalını yeniden besleyerek ekonomiyi aynı kısır döngünün içine sürükleme riski taşımaktadır. Ekonominin ihtiyaç duyduğu şey, seçim dönemlerine göre yön değiştiren geçici politikalar değil; öngörülebilirliği esas alan, güven veren ve yapısal dönüşümü hedefleyen kalıcı bir ekonomi programıdır. Ekonomi literatüründe bu durum, kısa vadeli rahatlama ile uzun vadeli istikrar arasındaki klasik politika ikilemlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Geçici refah algısı sağlayan politikalar, gerekli yapısal dönüşümlerle desteklenmediğinde, aynı sorunların farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.
Sonuç olarak, bugün AVM'lerde gördüğümüz kalabalıklar tek başına refahı göstermediği gibi, ekonomik sıkıntının olmadığı anlamına da gelmemektedir. Asıl değerlendirilmesi gereken gösterge, insanların ne kadar harcadığı değil; geleceğe ne kadar güven duyduğudur. Çünkü bir ülkenin gerçek serveti yalnızca milli geliri veya tüketim hacmi değildir. Gerçek servet, gençlerinin hayal kurabildiği, çalışmanın karşılığını alabileceğine inandığı ve gelecek planlarını ertelemek zorunda kalmadığı bir ekonomik düzendir.
Belki de bugün Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu yüksek enflasyon değil; YÜKSEK BELİRSİZLİK ve UMUTSUZLUKTUR. Enflasyon zamanla düşürülebilir, faizler değiştirilebilir, döviz kuru dengelenebilir. Ancak kaybolan umut, ertelenen hayatlar ve vazgeçilen hayaller, ekonomik göstergelerden çok daha zor onarılır.
